4 Mart 2013 Pazartesi

Sait ile Faik’ten bahsetmiş miydim size? Onlar ikizdi. Sait ve Faik. Sait, Faik’e hep kızardı. Onu hırpalardı. Faik gıkını çıkarmazdı. Çok sigara içerdi Faik, bir gün öldü. O öldü diye, Sait ismini Sait Faik olarak değiştirip Faik’in hikâyelerini yazdı. Ona söyledim, bu yaptığın yanlış dedim. Beni Svevo’ya söylemekle tehdit etti. Sustum, korkardım ondan. Sonra yıllar sonra bir rakı masasında Sait de öldü karşımda. Ağladım. Sait Faik öldü diye değil. Sait ile Faik aslında ayrı ayrı öldüler diye ağladım. Kimse bilmezdi Sait’in bir kardeşi olduğunu. Ben bilirdim, Kafka bilirdi. Bir de Svevo bilirdi ama çaktırmazdı. Sait onun bildiğini bilmiyor-du. Geçmiş zamanda konuşmak o kadar güzel ki. Sait burada olsaydı keşke, Faik karşımda otursa sigara içseydi. Kardeşti onlar. Sait, Faik’i hep döverdi.

25 Şubat 2013 Pazartesi

İnsanın içi acır. En çok orası acır. Akıllı ol lan içi acır insanın. İçi acıdı mı aciz kalır. Adam olun lan. İnsanın içi acır. İnsanın içi acıdı mı cız eder bir şeyler. Ateşe değen et gibi olur insanın ciğeri. Öyle bir acı gelir. Yanık acısı üç gün üç gece geçmez hatta. Kağıt kesiğinden de beterdir yanık acısı. Kalp kesiği, kurşun yarası bir de yanık. Geçmez, izi kalır.

Lan oğlum akıllı ol lan akıllı. Kendine gel. Şş tamam. Kendine gel. 

“Ben gidiyorum.” der kadın, bin defa parçalanır yürek. Oysa ne müstesna bir ilişkidir o an ellerini tutup “Gitme.” diyebilmek. Diyemez insan, diyemezsin. O an “Gitme.” diyebilecek cesareti toplayabilen insan intihar edebilir. Öylesine cesur ve aptaldır.

Kar yağsın, yağmur yağsın. Gökyüzü boş durmasın, çalışsın. Âşıklar öpüşsün o durakta, aynı durakta. Benim soğuktan tir tir titreyip, gözyaşlarımın yağmura karıştığı o ıslak durakta. Bir buçuk saat boyunca otobüs beklediğim durakta, eve gidişi özlediğim o durakta. 

 Kendinize gelin lan. Tanımadan bilmeden yargılamak ne demek? Yalnızca o an gördüğünüze inanmak ne demek? İşin içerisini dışarısını öğrenin bir önce. Acele karar vermeyin. Akıllı olun.

7 Şubat 2013 Perşembe


Hain! Hain! Köpoğlu!
Rakı ve meze. Bilhassa kimsenin bilmediği mezeler. Pes tonda meyhane şarkıları çalan bir takım insanlar. Kafa sesine çıkmaktan korktuğu için kalın sesle söyleyen bir kadın şarkıcı.
Rakı ve meze. Bilhassa kimsenin bilmediği şarkılardan oluşan bir sofraymış, ve kimse o sofraya yaklaşmazmış. Hep tek başına içermiş adam. Ve hesabı öderken tek olurmuş haliyle. O bunu böyle istermiş belki, ama herkes bilirmiş, adamın en sevmediği şey yalnız kalmakmış hayatta. Sürekli oturmaktan kaba etleri ağrırmış. Ağır müziklerden hoşlanmaz, gazeteyi yalnızca Salı günleri alırmış. 
Meze ve şarkılar. Ama rakı, herkesin bildiği rakı. Yanında aynı derecede katılmış suyuyla duran iki kadeh. Sürekli kavuşmayı bekleyen sevdalılar gibiymiş rakıyla su. Rakıya kavuşunca, su bile kaybedermiş saflığını. Şehrin o yerinde, o kuytuda, su ne kadar saf kalabilir ki? 
Su ve rakı. Bilhassa, herkesin sevdiği türden bir masa örtüsü üzerinde. Ciğerinde yanan ateşe göre, pek de uzak değilmiş izmariti. Tüm kapalı alanlarda sigara içme yasağına rağmen, o meyhanede, o kurala uymazmış insanlar. Çünkü bilirlermiş ki, rakı masada bırakılıp sigara içmeye dışarı çıkılmazmış. Ayrıca, rakı kadehi öyle ele alınıp ayağa da kalkılmazmış. Çünkü rakı, masabaşı içkisidir. Bir masaya en güzel yakışan şey bir küllük ve bir kadeh rakıymış. 
Bir gün, bir sokak başında öldürmüşler yalnız adamı. Kimse yokmuş gene yanında. Ama istermiş o an yanında birinin olmasını. 
Saati beşe çeyrek kalaymış. Ve hava, kırmızıyı mavi geçiyormuş. 
960’ların başıymış tarih. Bir gün sonra, o öldükten, sokakta tanklar gezmeye başlamış…

18 Aralık 2012 Salı

Taksi


Taksiye binmek istedim. Bindim de, yürüyecek mecalim yok. Zaten gecenin o saatinde otobüs de geçmez. En iyisi taksidir. Bazı yürüyen merdivenler şehirde sabaha kadar çalışır. Ama otobüsler çalışmaz. İyidir, taksiler iş yapar. Bir Karadeniz Türküsü çalıyor; ama ne olduğunu hatırlamıyorum, zaten önemli de değil. Karadeniz Türküleri hüzünlü olur. Karadeniz’in hüznünden mi kaynaklanır, hırçınlığından mı bilmem. Yöre insanına has herhalde.
Karanlığın ortasında uzaklara bakarsan göreceğin tek şey gene karanlığın kendisidir. Bu böyledir, aksini iddia etmek akla mantığa sığar mı bilmem. Hüzünlendim, insan hüzünlenir biraz. Biraz değil çok hüzünlenir. Belli etmez. Bu böyledir.
“Hayırdır abi, daldın?”
“Türküdendir.”
“Çok severim döndürür döndürür dinlerim her gün.”
“Hayırdır? Sevda meselesi mi?”
“Sorma abi.”
Sormadım, üstelemedim. O an konuşacak halde değildim. Benden büyüktü, 18 yaşındaydım; ama bana abi diyordu. En aşağı 26 yaşındaydı. Bu işler böyledir. Müşteri “abi”dir, “abla”dır.
Eve gittiğimde herkes yatmıştı, zaten geç gelirim demiştim. Kötü bir akşam geçirmiştim, bir de üstüne o türküyle taksicinin o hâli birleşince dayanamadım. Koyuverdim kendimi. Gittim dolabı açtım, sadece bira var. Tuborg Gold, açtım odamın kapısını kilitledim. Gece 1′di saat başladığımda, sonra uyuyakalmışım ağlaya ağlaya. Sabaha karşı uyandım, belim tutulmuş. Kalktım yerime yattım.
Bir sene kadar önce yaşadım bunu ve şuan karanlıkta oturup dururken aklıma geldi. Yazmak istedim, pek matah bir şey değil anlattıklarım. Ama o taksicinin yaşadıklarını düşündüm uyuyana kadar. Belki kızı vermediler, belki kızı kaçırdı geldi buraya bir ekmek kapısı bulana kadar taksicilik yapıyor. Ya da var bir ekmek kapısı, ama geçindirmiyor.
Belki de benim yaşadıklarım o kadar da sert şeyler değildir. Ruhani bunalımdan çok maddi bunalım vardır. Maddi bunalım derken illa parayı kastetmiyorum. Antalya’da soğuk bir geceydi, arkadaşımla kavga etmiştik. Tam kavga sayılmaz aslında; ama sonunda ikimiz de sarılıp ağlamıştık. Benim bunalımlarım belki o taksiciye saçma gelirdi. Ama, yaşıyoruz işte. Düşe kalka.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Aylar sonra, soğuk bir Aralık gecesi işte. Tam 6 ay geçmiş üzerinden son ağlamamın. Ben oturmuş hüngür hüngür ağlıyorum. En son Haziran’da ağlamıştım. Nedenini söylemem. Sigaram yok, uyumak istemiyorum. Bir bira içip uyusam belki? Geçer mi, yoksa biter mi bilmem. Hiçbir şey beni artık ilgilendirmiyor gibi. Yarın geçer nasılsa. Geçer mi? Geçmez belki. Belki böyle kalırım. Dibe vurdum mu? Fiyasko mu bu hayat? Nedir ulan kaç kilo çeker yalnızlık? 

30 Kasım 2012 Cuma


Evimizin önünde bir dut ağacı vardı. Bayağı da büyüktü. Ona tırmanırdım. Sonra babam köküne yakın bir yerden kesti. Nedenini söylemişti ama unuttum. Ondan bayağı küçük bir portakal ağacımız var, ona tırmanmaya başladım sonra. Güzeldi, severdim. Ceplerime mandalinaları toplar, o ağaca çıkıp yerdim. Sonra büyüdüm, ağacın dalı kırıldı. Bir daha çıkmadım.
Sonra liseye geçmem. İlk defa aşkla, sigarayla, hayal kırıklığıyla ve bir çok berbat şeyle tanışmam… Hayal kırıklığını daha önce yaşamıştım oysa. Ama lisede yaşanan hayal kırıklığı hiçbir şeyin yanına yaklaşmaz. Çünkü insanın en hassas yılları lise yıllarıdır. Gidin bakın, ne kadar sorunlu insan varsa hepsinin lise döneminde ağır hayal kırıklıkları vardır. 
İlk defa bir kıza onu sevdiğimi söyleyişim, babamdan ayrı içtiğim ilk içki. Arkadaşımın sigarasını alıp içmem, sonra sigaradan nefret etmem ve akabinde üç sene sonra sigaraya başlamam. Eve ilk defa ailemden ayrı geç gelişim. İlk reddedilişim, hepsini lisede yaşadım. Çünkü liseye geçene kadar kimseye karşı güçlü duygular beslemedim. Lisede beslediğim duyguların da karşılığını alamadım. 
Sonra âşık oldum. Söyleyemedim. İnsan âşık olduğunu nasıl söyler? “Ben senden hoşlanıyorum.” mu? “Seni seviyorum.” mu? Hep yavan geldi bu sözler, eksik geldi, saçma geldi. Hiçbirini söylemedim. Yetersizdi bu kelimeler duygularımı anlatmaya. Daha farklı bir şey bulmalıydım. Buldum, söylemeye niyetlendim. Söyleyemedim. Unuttum. 
İlk defa duygularıma karşılık buluşum. Veya ilk defa bir kadının benim duygularımı içimde ördüğüm saçma sapan tel örgüler arasından çekip çıkarması. Kanamalı duygular, sancılı insanlar. İlk defa bana âşık olduğunu söyleyen birisi vardı ve ben çok mutluydum. İlk defa ailem dışında birine hesap veriyordum. Ne yaptığımı anlatıyordum. İlk defa, birisi beni bu kadar çok yaralıyordu. Üzerinde fazla düşünmüyordum. Nasıl olsa bizdik, nasıl olsa üstesinden gelecektik. Nasıl olsa, o film izlerken uyuyakalacaktı ve ben sırf o rahatsız olmasın diye yerimden kalkmadan bekleyecektim. Belki saf düşüncelerdi, belki saçmalardı. Ama o an güzeldi. O an, o düşünce, onun yanında olma düşüncesi… Mükemmel. 
Lisedeki son ve hayatımdaki şuana kadarki en büyük hayal kırıklığım. Terk edilmem. Hem de bir market önünde, merdivenlerde oturarak. Hava kapalı, boğuk, basık. Hâlâ rüyâlarıma girer o an. Üstümde, şuan üzerimde olan babamın hırkası. Soğuk bir Nisan günü. Sözlerini söyledi, yağmur yağmaya başladı. O kadar güzeldi, o kadar acımasızdı ki yağmur başladı. O kadar sonsuz, o kadar korkunçtu ki yağmur başlamıştı. Bir süre daha beraber kaldık. Sonra koştum. Uzun süre koştum. Kitapçı Hakan Abinin yanına kadar koştum. İlk işim bir sigara istemek oldu. İçmeye çalıştım. Öksürdüm, aksırdım. Ama kararlıydım içecektim. İçtim. Yolda gelip geçen bana baktı. Hakan abi kahve getirdi. İçtik, konuştuk. Benden ayrıldığını söyledim. Üzülmememi söyledi. Eve gittim, bir şey hissetmiyordum. Ruh gibiydim. Bilgisayarda takıldım, test çözmeye mecalim yoktu. Gittim yattım uyudum.
Sonra sınavlara girdim. Güzel geçmedi. İstediğim gibi değildi. Çalışmamıştım ve bunu söylüyordum. Buna rağmen güzel puan geldi. Puanlar açıklandığında Konya’da kuzenimin yanındaydım. O gece bir bara gittik. Eğlendi herkes, ben votka içtim. Sonra hava almaya dışarı çıktım. Herkes puanıma üzüldüğümü sandı. Bir anda çevremi saran “yetişkinler” beni teselli etmeye çalıştılar. Tamam bir nebze puanıma üzülüyordum; ama üzüldüğüm şey çok farklıydı. İnsanlar anlamıyordu ve ben anlamalarını da istemiyordum açıkçası. 
Sonra tercihlerimi yaptım. Antalya’yı yaz dedi babam, iyi dedim. Teyzemler orada. Güzel olur. Ekstra ücret çıkmaz. Ailemi de düşünüyorum bir yandan. Ekonomik sıkıntı. Tercihler açıklandı. İkinci tercihe yazdığım Antalya geldi. Sevindik. Ben sevinemedim.
Sigaraya asıl nasıl başladığımı anlatmak istiyorum. Bu gece anlatmazsam ölürüm. Yazmak istiyorum. Yazdıkça yazıyorum. Saçmalıyorum. Ama anlatmam lazım. Kurtulmam lazım bundan. Bir şekilde rahatlamam lazım. 2011 Haziran’ı, Azim beni aldı evden. Fenerbahçe’nin şampiyon olduğu akşam. Konvoyun arasında gidiyoruz iki Galatasaray’lı. Hey gidi. Gittik İskele’ye, Dragon parkı’na çekti Azim motoru. Dragon Market’ten Kırmızı Tuborg aldık. Azim’in sigarası vardı. Azim benden yaşça büyük. Abim, çok severim. O da beni sever bilirim. İnsan sevmediği biriyle niye takılsın ki? Sever. Gam kenarı’nı açtı Zeki Kayhan’ın. Dinledim, içimden bir şeyler koptu. Küçük canavar içimi kemirdi. Saç diplerim yanıyordu. Birayı yarıladım. Azim’den sigara istedim. Marlboro Touch içiyordu. Verdi bir tane yaktım. İlk defa aksırmadan, öksürmeden içtim. Beni eve bıraktı. Uyudum.

21 Kasım 2012 Çarşamba


Bundan üç-dört sene önce bir gece yarısı arkadaşımla beraber başka bir arkadaşımızın evinde yemeğe davetliydik. Ortak arkadaşımız kız bu arada. Biz işte gittik gitmesine de, ikimiz de bu kıza yanığız. Ben onun yanık olduğunu biliyorum, o benim yanık olduğumu bilmiyor. Garip bir hâl yani. Zaten ben senelerdir hep içimde sakladım kimi sevdiysem. Dışavurumsal sevda yaşayamadım.
Neyse yemek gayet hoş, eğlendik. Yemek bitti. Biz arkadaşla çıktık. Bu arada kız da arkadaşımı seviyor. Yani nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça. Gittik bir tekel büfeden bira aldık. Arkadaşım içmedi. O aralar fazla içmezdi, şimdi benden çok içiyor şerefsiz. Neyse ben bir ara buna söyleyecek gibi oldum, vazgeçtim. Sonra o gitti. Ben baya oturdum orada tek başıma düşündüm ne bok yesem diye. Atsam atılmaz satsan satılmaz. 
Sonra o kızla arkadaşım sevgili oldular. Bir kaç ay çıkıp ayrıldılar. Siktiriboktan bir ilişki yaşadılar. Öyle ahım şahım bir kız değildi, ama ben de bir Corc Kuluni değildim. 
Bunu niye anlattım şuan bilmiyorum. Belki de mâzide tamamlanmamış mesele kalmasın diye herhalde. Yani her şey olup bittikten dört sene sonra sigara içmeme ramak kalmış bir hâldeyken anlatmak garip geldi. 
iyi akşamlar.